8 Ekim 2011 Cumartesi

Mevt- Pat.. !Bir arı düştü önüme.


Pat.. !Bir arı düştü önüme. Sersemlemiş belli. Ama o an fark ediyorum içimde garip bir sevinç. Allah Allah sevinç mi? Arı düştü ! Sersemledi ! Uçamıyor, eee sevinç ne alaka?düşünceler düşünceler..! Tam vicdan azabı çekme aşamasına ulaşmak üzereyken şükür ki cevabı buluyorum: gözlem yapacak olma fırsatı. Üniversitenin bahçesinde oturuyorum arkadaşımı bekliyorum bir arı düştü önüme ve arkadaşımın gelmesine daha çok var. İşte tam bir fırsatlar üstü fırsat. Kendimi kandırdığımı biliyorum ama vicdanın sesini susturmanın başka yolu yok gibi. Sevinç galip. Düşüncelerimden sıyrılma çabasına girip bilim adamı edasına bürünüp tekrar başlıyorum izlemeye. İçimdeki sevinç duygusu tüm olaya hakim. Arı gidip geliyor defterimle önüne engel koyma çabasına giriyorum yönünü değiştirmek için. Bilim adamıyım ya arıyı deniyorum kendimce herhalde. Neyse bakıyorum hiç uçamıyor gerçekten ve arının hareketlerinin gittikçe yavaşladığını fark ediyorum. Sersemlemiş arı ama gittikçe kendine gelmesi lazım değil miydi ya hu? İşte bilim adamı edasında olup çok şey bilmenin zararını hissediyorum o an ve arının arkasına bakıyorum: iğnesi yok..! öfkeli arı sonunu hazırlamış, keskin sirke küpüne zarar vb bir sürü atasözü aklımda fakat belki de sadece kendini savunuyordu.önyargı işte. Ve beklenen an: arı tamamen durur.. o an ne atasözü kaldı ne bilim adamlığı yemişim bilim adamlığını. Tüyler diken diken ve sımsıcak havada hissettiğim ürperti. Ölümün sert yüzü belki klasik ifadesiyle ama sert demek insafsızca geliyor bana kime göre sert? Bazısına düğün değil miydi ölüm? yinemi kendimi kandırmaca ?

Düşüncelerimden beni sıyıran şey : arkadaşımın gelmesi. “Furkan” diye başlayan konuşmamda bir çırpıda olanları anlatıyorum. Ve bilmişlikle -iğnesini sokmuş birine ondan öldü demeyi de ihmal etmiyorum. Gülerek gelmiş olan Furkan büyümüş gözlerle bana bakmakta. Ve tekrar ölümün sert yüzü. Onu da vurmuş biranda. Galiba ona da düğün değilmiş. Saklayalım mı? Diyor biranda –bize her baktığımızda ölümü hatırlatsın. Ölümü hatırlatmak mı? Neden niye? Ölümü durmadan hatırlama isteği? Anlamaya çalışıyorum. Ve – ismini de koyalım arının hatta diyor. – mevt olsun senin gibi..! ölüm demek ya hani. Külli Nefsin Zaikatül mevt ( her nefis birgün ölümü tadacaktır).. bunlarıda ekliyor arkasına. Aklımın küçük bi köşesinde acaba bendemi ölümü hatırlatıyordum sorusu ama asıl düşündürenler farklı beni. Niye ölümü hatırlamak ? her gününü o gün ölecekmiş gibi yaşa klasik sözü geliyor aklıma birden ve klasik ama derin be abi bu söz diyorum. Ölümün düğün olması yolu diye de ekliyorum kendimce. Ve bir yol açıldı galiba ve tekrar içime dolan sevinç hissi. Tamam diyorum süper bir fikir. Ölümümüzü düğün yapacak bir yol. Arının ölümü bizim düğünümüze vesile olacak ne ulvi amaç diyorum arı bilse ne sevinirdi. Ama bir tezatlıkta var ölüm? sevinç? Düğün?

Ve kütüphaneye gidiyoruz ders çalışmamız gerektiğini düşünerek. Fakat gözüm arıda ve ölüm üstüne düşünceler içimdeki garip sevincin nedeni tezatlıklar vs. aklım karışıyor o sırada garip bir şey oluyor tabi bence garip: arı hareket ediyor tekrardan. İçimdeki sevincin yok oluşunu izliyorum resmen. Arı niye hareket ediyor ? iğnesi yok ama? Serzenişler.. furkanda şaşırmış ama yapcak bişey yok arıyı salıyoruz pencereden. Sonra Furkan birden – ben duymuştum bir yerden arılar bazen böyle ölmüş gibi olsa da güneş ışığında enerjisini tekrar toplayıp uçarmış. Sıkıyorda olabilir diyorum içimden ama dedikleri çıktı sonuçta. Kabullenmek lazım. Benden daha bilim adamıymış Furkan. O eda ona daha çok yakıştı şimdi.kıskançlık hissi. Fakat onu geçtim asıl içimi kaplayan bir üzüntü hissi var bu sefer. Bu tezatı hiç çözemem galiba. Arı yaşıyor uçtu ve ben üzgünüm. Yinede küçük bir fikrim var: o bizim ölümümüzün düğün olmasını sağlayacaktı. O yüzden o yüzden..

Ve ders çalışmayı da bıraktım eve doğru yol almaya başladım. Tabi ki etrafıma özellikle bakıyorum belki bir arı düşer diye. İlla düğün illa düğün..!

Arı düşer uçamaz ölür sanırım sevinirim. Arı hareket eder yaşar uçar üzülürüm. Tezatlıklar içinde duygular. Ama hepsinin kendimce manası var.

İnsan ne garip şey. Vesselam..

Mevt- herşey masabaşında başlar


Odanın bir köşesinde çöp kutusu ve masanın başında esmerce bir çocuk yirmili yaşlarda. İsmi mevt. Anlamı ölüm. Ama kimse niye mevt konmuş kim koymuş öğrenememiş. Sormuşlarda ara ara mevte fakat o hiç cevap vermemiş ve sadece vardır bir hayır demiş her defasında. Masanın başındaki mevt harıl harıl uğraşmakta. Neye uğraşıyorsun dediğimizde yazmaya diyor. Ama ne yazmaya ? mevte göre hayatında çok farklı anlar yaşamaktadır belki her gün ve bunların yazılmasıyla hayata karşı vefamız gösterilecektir ve bu anlar ölümsüz olacaktır tüm doğallığıyla. Fakat yazma aşkı basket aşkına dönmüş galiba diyoruz buruşturulmuş kağıtlarla dolu çöp kutusunu görünce. Ama mevt bizi utandırır ve günlerden bir gün gerçekten yazabilmeye başlar. Mevt , ufuk insanları diye tabir ettiğimiz insanlar gibi harikulade işler başarmış bir insan değildir en nihayetinde fakat oda hayata karşı vefasını böyle ödeyecektir ve oda farklı bir ufka yelken açmıştır kendince.

Ve bundan sonraki yazıların hepsi mevtin kaleminden ve hayatından çıkma enstantenelerdir. O yazılara geçmeden önce zannımca şu sözü yazmazsam olmazdı.

“Ölüm hayatın en büyük icadıdır..” STEVE JOBS

Ölüm (mevt) ve hayat arasındaki ilişkiyi anlamak için bir fırsat doğmuştur belki bizim içinde?

Neden olmasın?

mamafih-milli maç

İş yorgunluğu ile kendimi içeri atıyorum. Yemek için birşeyler hazırlamam lazım, pek havamda değilim. Fast food birşeyler söylüyorum dışarıdan. Yiyemiyorum yarıda kesiliyorum. Çöpe gidiyor diğer yarısı. Somalili çocuklar geliyor aklıma. Zaten melankoliğim biraz bugünlerde, hepten hüzünleniyorum. Zor zanaat kendimi alıyorum Afrika'dan. Bir kitap açıyorum okumak için. Üçüncü sayfada tıkanıyorum. Bir kelimeye takılıyorum: mamafih. Okumayı bırakıyorum anlamını hatırlayamadığım bu kelime yüzünden. Google'dan yardım diliyorum. Filhakiki, ammavelakin, maahaza diyor bana. Hevesim kaçıyor bırakıyorum kitabı.


Bari televizyon izleyeyim diyorum. İlk açtığım ağlayan kadın'ın oynadığı dizi. Ağlayan kadın diyorum zira ne zaman görsem ağlıyor. Kanal değiştiriyorum; Guatemala'nın para birimini soran bir yarışma. ''quetzal'' diyorum geçiyorum. Sonrasında niye dövüştüğünü bildiklerine inanmadığım bir kaç uzakdoğulunun dövüştüğü bir filmde on beş saniye duraklayorum. Ankara havası söyleyeceğini tahmin ettiğim şarkıcıya ağzını açtırmadan geçiyorum. Sonra bir kanalda milli takımın maçına denk geliyorum. ''milli takımın maçı mı vardı bugün'' diye düşünüyorum. Gerçekten kopmuşum dünyadan. Maç da zevk vermiyor. Bir sürü adını bilmediğim oyuncu oynuyor. Spikerin dediğine göre gelecek on yılın kadrosunu kuruyormuş teknik direktör. Televizyonu da kapatıyorum.


Dışarı atıyorum kendimi. Yürüyorum, karışık düşünceler var beynimde. Yarın üniversitede çocuklara hangi konuyu anlatacağımı düşünüyorum. Sonra yarının pazar olduğunu hatırlıyorum. Sonra sırasıyla köydeki annemi, eski arkadaşım Ali Haydar'ı, kapıcının verdiği evrakları düşünüyorum. Tam o sırada telefonuma bir mesaj geliyor. Açıyorum. Ortalardan bir kelime takılıyor gözüme ilk olarak: mamafih. ''mamafih ne?'' diyorum kapatıyorum telefonu. Arkadaşa bir küfür yolluyorum gıyabında.


Çay içmek istiyor canım. Bir kıraathaneye giriyorum. Maç izleniyor heyecanla. Gelecek yıllar için güven vermeyen bir oyun oynuyor millilerimiz. İki sıfır yeniğiz. Çıkıyorum oradan da. Fazla uzaklaşmadan sevinç çığlıkları duyuyorum. Gol attık galiba. Sevinemiyorum.


Kaldırımlar bomboş. İnsanlar nerde diyorum. Bu cumartesi akşamında daha saat onbirken nerdesiniz Ankara halkı! İnsanlara çarpmaya çarpmaya ilerliyorum kaldırımda. Aklıma ''mamafih'' geliyor. Neydi manası? Dilimin ucunda ama bulamıyorum. ''neydi, neydi?'' diyorum seslice. Fakat.....

5 Ekim 2011 Çarşamba

Salatamın Uzmanı


Evde oturmuş kitap okuyorum. Yaklaşık 80-100 sayfa okumuş olmalıyım ki ağırlık çökmeye başlamış. Olsun yine de zorlamam lazım kendimi, zorluk çekmeden olmuyor nihayetinde bu işler. Annemin seslenmesini duyuyorum. “Bağırması” desek de olur çünkü annemin ilk seslenmelerini genelde duymam ve 2’ydi 3’tü derken ses tonu artar, en sonunda annem nefesini iyice toplayıp “Serhaatt” diye bir çığlık koparır evin içinde. Yemeğe çağırdığına göre babam gelmiş olmalı. Odadan çıkıp uzunca koridordan yürüyor ve mutfağa varıyorum. Sofraya oturuyoruz ve her akşamki monoton süreç başlıyor. Az sonra sofradan kalkınca çay konulacak, televizyonun başına geçilecek, babam gazeteyi eline alıp sus pus oturacak, annemin gözleri televizyona çivilenmiş bişekilde biricik – belki de “bin”icik - dizisini izleyecek ve gökyüzüne yükselen uzay mekikleri gibi parça parça kopacak yanımızdan, arada da laf olsun diye muhabbet edecek bizimle ve babam yine susacak çünkü babam gazeteyi alırkan çoktan koptu parçalarından. Gözümün önünden geçen bu her zamanki süreçte bir şey eksik ama ne ? Benim aklımda bin türlü fikir, kendi kendime düşüncelerde boğuluyorum. Az sonra annem hiç konuşmuyorsun diye serzenişte bulunacak halbuki susmadım ki bugün hiç. Sürekli fikirlerde fikirler. Fikirlerime tez, tezlerime antitez, topluca bir sentez ve sentezime dost-düşman yeni bir fikir…"Yok mudur sizin köyde çeken fikir sancısı ?" diye soranlara ben varım. Sırasıyla yemekler gelip gidiyor. Ve annemin “oğlum salatadan yemedin hiç” demesiyle beynimde bir kıvılcım parlıyor. Buldum işte! Daha demin saydığım monoton süreçte eksik olan şeyi buldum: annem avuç içi büyüklüğünde doğradığı marulları ‘salata’ diye nitelendirecek. Benim salata kültürüm farklıdır, küçükçe doğranmış domates ve güzelce rendelenmiş havuç olmadan ben bir “salata” tadı alamam. Ama uzmanlar öyle demezmiş. Uzmanlar fazla bıçak vurmayın dermiş, uzmanlar bol yeşil renkte olsun dermiş, uzmanlar dermişki…

Uzmanların “soframdaki salatanın yeşilinin marulunun boyutunun şeyine” yaptığı tecavüz bardağımı taşıran damla oldu. İş yaşamımızı, aşk yaşamımızı, şey yaşamımızı - şeey… şey işte canım, neydi o, biz uyku diyelim sen istersen farklı şeylerle doldur – uzmanların belirlemesi yetmezmiş gibi “girilmedik köşe, bakılmadık bucak kalmasın, bulunsun o kafir” felsefesiyle hareket etmelerinden gına geldi. Neyi bulmaya çalıştıklarını bile tam olarak bilmiyorum. Üstelik garanti bilgiler de değil çoğu. Yarın – mesela 10 yıl kadar sonra – bir uzman çıkıpta: efendim meğersem iş hayatınızda bu türlü davranmanız, aşk hayatınızda şu türlü yaklaşmanız, salatayı küçük küçük doğrayıp tuz yerine şekere bandırmanız daha hayırlı imiş, biz öyle duyduk derse n’olcak? Kim verecek ulan bunların hesabını, kim ?

Abartma Serhat alt-üstü bir salata. Öyle mi? Öyle ya. Ama yaşamıma karışmaları? Bırak konuşsunlar, zarar gelmez. Benim salatama karışamazlar ama bukadarı da haksızlık yani di mi? Eh sende ilerde uzman ol da senden açıklama bekleyenlere; herkesin hayatı kendine, kimseye karışmıyoruz de, o o türlü giyinir, bu şu türlü giyinir gibisinden ilmi konuşmaları da iliştiriver açıklamaların sonuna tamam mı? Tamam.

Toplarsın değil mi oğlum? Sesiyle irkiliyorum annemin. Aceleyle tamamdır diyorum, en son kendime de aynısını dediğimden olacak. Annemler kalkıp içeri geçiyor. Neyi toplayacaktım? Anne rakamları tekrar alabilir miyim diye sorsam absürt olur. Rakamları geç. Toplamak? Sofrayı demiş olmalı. Az sonra salona geçince anlıyorum ki annemin yeni dizisi başlamış. Çetin Tekindor oynuyor, annem pür dikkat, ağlamaya da meyilli. Başlayalı 10 dakika kadar olmuş. Annemin laf olsun diye bikaç birşey konuşmasını benimde bilmükabil davranıp odama kaçmayı düşünüyorum. Annem “ne kadar akıcı ama değil mi?” diye iç geçiriyor. Adamlar yapmış ya, şeklinde bi laf geveleyip odama gitmek için ayağa kalkıyorum ve annem ışıkları normal seviyeye getirmemi istiyor. Ardından yapıştırıyor: uzmanlar diyorki televizyon izlerken ışık ayarınız…

Şimdi söyleyin, sizin uzmanınıs kim ?!

4 Ekim 2011 Salı

Aşkta Tutunamayanlar


Çayımın ikinci yudumundayken aşk üstüne yazı yazmanın zorluğu kendini hemen hissettirdi bana fakat birden fark ettim ki beş yıl önce aşktan anladığım sadece üç harf. bugün aşktan anladığım "sonsuza yakın". Aşkta sonsuzluğu anlamak ise zaten benim harcım değildi. yinede sonsuza yakın olmak bana bazı meziyetler katmıştı. Artık hemen tanır oldum aşkı bilememişleri bir diğer ifadeyle "aşkta tutunamayanları". Aşkta tutunamayanların aşka çektirdikleriydi aşkı bu hale getiren bilirdim. Aşk çekimserdi artık, her kalıba girmezdi. Aşktan aşka koştuğunu düşünenler bedenden bedene koşanlardı aslında. Aşk ise onu bıraktığı ilk bedende terketmişti. Aşk yalnızdı artık. O yüzden" yalnızların aşkı" arttı bu devirde galiba diyenleri duyar gibi oluyorum ama size birşey söyleyeyim mi? Aşk yalnızları bile terketmişti. Yapayalnızdık. Aşkı küstürdük çünkü aşkı bütün sonuçların mümessili olarak gördük. Çünkü aşkı hastalıklarımızla yan yana tuttuk mesela migren ve aşk dedik. Aşkı bir türlü bize hayat veren kalbin yanına koyamadık. Aşk insanın kalbini doldurmaya yeter mi demelere başladık. Aslında yeterdi ama kimseye yetiremedik..

Ve insan aldandı..!

Ölüm ve Leylek

Kaç gündür ölümü hatırlıyorum ansızın. Ölüm fikri çatkapı geliyor hiçbir şey sormadan. Ölüm tasavvuru ölümden çok öldürüyor aslında. Rüyalarımda öldüğümü görüyorum, bazen bir kaza geçiriyorum, bazen kalp krizi geçiriyorum, bazen hiçbir sebep olmadan ansızın ölüp gidiyorum. Tabutumu görüyorum musalla taşında, yapmacıktan ağlayan dostlarımı görüyorum, imamı görüyorum ‘’ er kişi niyetine’’ derken. Çoğu zaman çığlıklarla uyanıyorum.
Düşündükçe ölüme ne kadar yakın olduğumu hatırlıyorum, ölüme ne kadar uzak olduğumu düşündüğüm günleri hatırlıyorum. Hayat böyle işte; bir şeye uzakken ‘’ aman salla daha çok var’’ diyorsun. Yaklaştığında da ‘’ aman Allah’ım artık çok geç diyorsun. Yavaş aktığı için zaman ilerlemiyor zannediyoruz. Ancak tekerlek tepeyi geçip yokuş aşağı hızlanmaya başladığında fark ediyoruz aktığını zamanın. Ve bir gün geliyor Cahit Sıtkı gibi ‘’Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz’’ diyoruz. suçu aynalara atıyoruz. Sonra anlıyoruz aynaların masum olduğunu, yalan söylemediğini hatta hayatta bizi olduğumuz gibi gösteren tek şeyin onlar olduğunu. Suyu yavaş yavaş ısıtılan kurbağalar gibi haşlandığımızda anlıyoruz suyun ısındığını.
Bir gün ölüm kapımızı çalacak. ‘’ kim o’’ diyemeyeceğiz belki. Belki, ‘’kim o’’ demeye gerek duymayacağız, kim olduğunu bileceğiz. Sonbaharda sararan yaprağın birazdan düşeceğini bildiğimiz gibi bileceğiz ölümün geldiğini. Bavulumuzu hazırlayacağız belki ama hazırladığımız bavulu alamayacağız yanımıza bu son gidişte. İlk defa bir yolculukta götürdüklerimiz değil götürmediklerimiz önemli olacak, dünyaya bıraktıklarımız önemli olacak.
Bir zamanlar Kenyalı bir arkadaşıma ‘’ yaşamak zor’’ dediğimde, bana ‘’ yaşamak zor değil, nasıl yaşadığın zor’’ demişti kıt Türkçesiyle. Yaşamı sürdürmek zor değil ama nitelikli yaşamak zor demek istemişti.
Dün mezarlığın yanından geçerken artık mezarlıklardan korkmadığımı farkettim. Bir nevi müstakbel dostlarım gözüyle bakıyorum onlara. Mezar taşının birinde isimi benimkine çok benzeyen birinin ismini gördüm. Kendi mezar taşımı düşündüm: ÜMİTCAN AK 2011. Gece de rüyamda gördüm ve yine çığlıklarla uyandım. Tülay uyanmadı bile, onun da uykusu çok ağır oldu bugünlerde. Ölü gibi yatıyor deyim yerindeyse.
Sabah işe giderken bir leylek gördüm. Ayağında kırmızı bir bez vardı, yanlış görmediysem eğer. Anadolu’da derler ki; leyleklerin ayaklarında kırmızı bez görülürse ölüme, beyaz bez görülürse evliliğe işaretmiş. Göç mevsimi de değil şimdi ne alakası var bu leyleğin. Bu kışın ortasında ayağında kırmızı bezle bu leyleği de gördüm ya, anladım ki; ölüyorum galiba.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Migren ve Aşk


Sinemadan çıkıyoruz, gözlerine bakıyorum. Bişeyler içsek mi diyor ve gülümsüyor. Kafede oturmuş ve 2 çay söylemişiz. Buraya nerden geldik? İçimde küçük bir ürperti. Hani diyorum açılacaktım bu kıza. Anladı mı yoksa? Telefonunu kurcalıyor, mesaj gelmiş olmalı. Ve akşama işim var kızı okuldan sen al diyor. Kız mı? Ha bir de evliyiz yani? Hani evlenmeyecektin oğlum. Sen bozacaktın o geleneği. Boğazını bile bile sen geçirmeyecektin ilmeğe. Secdeden kalkıyorum. Karşımda oturmuş daha bitiremedi şu işi diye mırıldanıyor. Secde? Ne secdesi yahu? En son namaz kılalı ne kadar oldu? Kafede çay içmiyor muyduk biz? Sinemaya nerden gittik? Allah’ım noluyor?

Alnımın kenarlarında muhteşem bir baş ağrısı var. Bileğinizde nabız ölçmek için elinizi koyduğunuz nokta varya hani zonk zonk atan, işte şakaklarımda öyle atan bir damar. Güneş ışığı geliyor gözlerime. Migren diyorum. Migren seni şeyini şettiğimin şeyoğlusu ! Babam olsa “eşşoğlueşşek” derdi. Kızınca hep öyle der. Gözlerimi kapasam kaldığım yerden devam edebilir miyim diye merak ediyorum. Yok edemem. O tecrübeyle sabit bikere. Daha fazla zorlamadan yataktan kalkıp mutfağa doğru yol alıyorum. Yatak odasının önünden geçerken içerden sesler geliyor. İstemsiz kulak kesiliyorum. Hepiniz tahmin etmiştir ne olduğunu? hımm bak seeen diyorum içimden. Dışarıdan, sen bana karışamazsın efendim bal gibi alırım, sesleri. Tartışma sesleri tabiî ki. 20 yıllık evli çiftlerden başka ses çıkmaz muhtemelen. Başka sesten kastım “mutluluk sesleri”. Ses çıkmaz derken de sesin çıt diye çıkıp kesilmesi değil, bir müddet devam etmesi. 19,9 yıldır devam eden kavgalar gibi. Sonra aklımda bir word dosyası açıyor ve adını “Acı Hayat Tavsiyeleri” koyuyorum. İçine de bir not düşüyorum: Evlilik cız, ilişkiler coz. Ctrl+S.

Aşk yalan, evlilikler saçma; vur patlasın, çal oynasın görüşlerini benimsemiş değilim. En azından henüz benimseme aşamasına gelmedim. Ancak kafamı kaldırıp 4-5 sene sonrasına baktığımda ufukta şekillenen cismaniyet “ilişki” namına çoğu şeye küs. Necip Fazıl “her köşe başını kesmiş ama gibi evler” yerine “her köşe başını kesmiş kavga eden çiftler” dese daha doğru olmazmıydı. Ve gelgitlerimden çıkardığım o sonuç: Dünyada bulacağın en büyük zenginlik “huzur” olsun ve bir duan olacaksa bu kısım için, kısa kes çabuk olsun.

Mutfağa geçiyor, ocakta kaynayan suyla çayı demliyorum. Kapıda annem, babama sesleniyor: canım bari bişeyler yeseydin aç kalacaksın bak şimdi. Babam acelesi olduğunu söyleyerek kapıya yönelmiş ceketini giyerken cebimde bir titreme. Mesaj gelmiş olmalı. Babam anneme onu akşam yemeğine nereye götüreceğini soruyor, annem babamın kravatını düzeltme peşinde. Telefona bakıyorum O’ndan geldiğini söylüyor mesajın. Annem kapıyı kapatıp dönerken yüzünde bir tebessüm “çıt”. Yüzde kaçı gerçek anlamıyorum. Meğer mutlulukta süregelen bir ses olmazmış diye geçiyor içimden. Word’e not almalıyım bunu da. Mesajda küçük kardeşimle sinemaya gidecez sen de gelir misin? demiş. Oldu canım daha neler! Ben o filmi daha yeni izledim.

*Cengiz Aytmatov – Gün Olur Asra Bedel” kitabında geçiyordu: İki tarafa mutluluk veren evlilikler pek azdır. İşte onlarınki bu türdendi.

Başım ağrıyor. Migren var da bende.