22 Ekim 2011 Cumartesi

dememek, diyememek, yanlış demek

Sorunları konuşmak yerine onların üzerini kapatıyoruz, halının altına süpürüyoruz, ortalıkta görünmeyince sorun yok zannediyoruz. Ya susuyoruz, ya da çözümden çok uzak şeyler konuşuyoruz.


''Gitme'' diyemiyoruz, gidenin ardından. Giden gidiyor arkasında acılar bırakarak. ''Gitme'' diyemeyişimize, ''affet'' diyemeyişimize, ''özür dilerim'' diyemeyişimize, ''bu olayın aslı şudur'' deyip kendimizi savunamayışımıza dayanamıyorum. Nedendir bu iletişimsizlik anlayamıyorum.


Şuna inanıyorum; insanlar veya toplumlar arasında bir anlaşmazlık varsa; birbirimizi anlayamamızdandır, daha doğrusu kendimizi anlatamamızdandır. İfade edemiyoruz kendimizi muhatabımıza yeterince. Birbirini anlayan, kendini anlatabilen insanların anlaşamayacağını zannetmiyorum. Ben biraz daha anlaşılamamak değil de anlatamamak üzerinde durmak istiyorum. Her insan anlaşılmamaktan şikayet ediyor. Ya biz anlatamıyorsak?


Kafanızda bir film sahnesi canlandırmak istiyorum. Kadın erkeği bir suçla itham ediyor ve terkediyor adamı. Erkek de kızın kolundan tutup gerçeği anlatmak yerine; arkadan bakakalıyor, ağlıyor falan. Geçerli bir savunması varken bunu anlatmıyor, kendini savunmuyor nedense.


Gerçek hayatta da böyle örneklerle çok karşılaşıyoruz. En basitinden, bize pahalı gelen bir elbiseyi geri veremiyoruz satıcıya, almak zorunda hisediyoruz kendimizi. Bir iki denemeden sonra istediğimiz elbiseyi bulamayınca ''beğenmedim'' diyemiyoruz.


Çok sevdiğimiz bir arkadaşımıza sevgimizi ifade edemiyoruz. Çok güzel yemek yapan annemize, eşimize '' çok güzel yemek yapıyorsun'' diyemiyoruz. Sevmediğimiz bir yemeği sevmediğimizi söyleyemiyoruz, belki yıllarca sevmediğimiz bir yemeği her hafta yiyoruz. Bir davranışını sevmediğimiz bir insana ''senin şu davranışını sevmiyorum.'' diyemiyoruz. Belki de uzun süreli bir bir arkadaşlığımız olamıyor o insanla, o davranışı yüzünden.


Özellikle eşler arasında bu durumlar çok oluyor. Eşler birbiriyle iletişim kurup sıkıntılarını anlatmak yerine; bunları içlerinde biriktirip bir anda patlıyorlar ve geri dönülmez yollara giriliyor. Bazen de rica eder bir üslup yerine eleştirel, baskıcı bir üslup kullanılıyor sorunlar dile getirilirken. Bu daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor sorunu. Sonra da ömür boyu pişman olacağımız durumlar yaşanıyor basit iletişimsizlerimiz yüzünden.


Bilmem derdimi anlatabildim mi? Derdim; iletişimsizliğimiz, üslupsuzluğumuz. Derdim; konuşmamız gerektiği yerde susmamız, bazen de susmamız gerektiğinde konuşmamız, ''gitme'' dememiz gerektiği yerde diyemeyişimiz, durup bir açıklama yapmamız gerektiği yerde sadece ''gitme'' demememiz.




17 Ekim 2011 Pazartesi

Mor Kazak

Girdim kapıdan, bir göz attım sınıfa

Üstümde mor kazak, yürüyecem aşka

Sen diyeceğim, benimsin, benim

Alacağım elini elime, patlayacak kalbim.


Ortalarda bir yerde, sağ yanda oturmuş

Elinde kitap, kulakta kulaklık, okurmuş

Gibi yapıyor, herkes gibi zaman geçirmeye

Çalışıyor belki de, bence onun kafası bende


Sesimi duyunca “selam naber?” diyeceğim

Gülümserse eğer acep diz mi çökmeliyim?

Ve başlayabilirsem konuşmaya diyeceğim;

“Niye olmasın, sen ve ben, çay içsek bari

Kantinden çıkınca ellerimiz bir olsa yani

Aşık olsak, maşuk olsak, canan olsak

Ben oldum da bunları, sen de diyorum hani…”


Boğazım düğümlenirse ne yaparım, bilmiyorum

Şimdiden titreyen el ayak beni tutmazsa diyorum

Anlar mı acep daha yüzümü görünce

Anlasa anlardı herhalde yüzümden

Her gün karşısında eridikçe…


Palas pandıras gidiyorum yanına, tek

Kaldırıp kafasını bakıyor yüzüme

Gözlerini az indirip “mor” diyor “en sevdiğim renk”

Önündeki sıraya oturup dönüyorum arkamı

Baksana diyorum bir çay içsek mi ne dersin?

2’şer şekerli, açık/demli, acep nasıl seversin?

“Sağol” diyor, yeni içtim, hadi derse geçelim


Hoca girer, işler Allah işler, sorular bana yağar

Cevap yok, of puf, bir kalp çarpıntısı tutar.

Önce elim kalkıyor ve Hoca “buyur” diyor

Ayağa kalkıp bakınıyorum, herkes de bana bakıyor

Arka sıraya dönüp gözlerini ararken

O çok utanmış olacak gözlerini kaçırıyor.

İstemsiz bağırıyorum “Bir çay içelim mi nolur”

Yüzü önce kazağımın rengi gibi mor sonra kırmızı

Saf hocam ne dese beğenirsin “ikinizde dışarı”


Kapının önünde bulunca kendimizi pek sinirli bir bakış üstümde

2 adımda yanımda, kalbimde çarpıntı, yanma var içimde

Sıkıyor yumruğunu, korkuyorum, indirecek yüzüme

Derken sarılıyor sımsıkı ve hayli hüzünlüce

2-3 gözyaşı sonra hafif gülümseme


“Ben” diyorum “nasıl da yaktım sana abayı”

“Sen” diyor, “Sersem şey… Hadi içelim şu çayı”