16 Kasım 2011 Çarşamba

“Tuyap” ta gezmelerdeyim


Evimdeyim, İstanbulda. Kurban bayramını fırsat bilerek 1 hafta erken geldim eve. Uzun tatilimin son raddelerinde evde tıkılıp kalmış olmanın can sıkıntısı da var üstümde. Bir şeyler yapmam lazım diyorum ama bu şehirde bir aktivite yapmak bile o kadar zor ve sıkıntılı ki. Gazetemi okurken “Tuyap Uluslararası Kitap Fuarı” şeklinde bir reklam çarpıyor gözüme. Şimdi Allah bilir nerelerdedir diye geçiriyorum içimden. Biraz sınır mahalle sayılır oturduğumuz yer, merkeze uzaklığımızı ne sor ne ben ölçeyim. Ardından televizyonu açıyorum, Tuyap reklamları çarpıyor gözüme. Babama dönüp “nerde bu Tuyap?” diye soruyorum ve cevap oldukça memnun edici : “Hemen şurda ya, yolun öbür tarafında, yakın yani” Ertesi gün Pazar günü olduğu için güzel bir aktivite olabilir diye önerirken evdekilerde olur tabiî ki diye onaylıyor.

Geceleyin yatınca beni bir heyecan kaplıyor, şeklinde başlamayı çok isterdim ama o yaşları geçeli çok oldu herhalde. Belki kardeşim o yaşlarda olabilir ki sabahın aydınlığında tepemde beliriyor. Kalkıp hızlıca kahvaltımızı yapıyor ve acele acele giyinip çıkıyoruz. Arabada giderken mekanı canlandırıyorum zihnimde. Kitap fuarına Ankarada -“Kocatepe Kitap Fuarı’na”- gitmiştim daha önce. Hemen hemen aynı büyüklükte, belki az daha büyük, çeşitli yayınevlerinin bir salonda toplanmasıdır en fazla diyorum. 10-15 dakika kadar sonra mekandayız. İlk şoku park alanına girerken yaşıyoruz. 12 tl park ücreti isteniyor. Bir kitap param park ücretine gitti bile. Arabayı park alanına bırakıp hep beraber – babam, kardeşlerim, ben - salona geçtiğimizde ikinci şok geliyor. Girişler biletli imiş ancak öğrenci ve öğretim görevlileri kart gösterip bedava girebilirlermiş. Neyseki hepimiz kartlarımızla girebiliyoruz. Ve salon kapısının önünde kapıların açılmasını bekliyoruz.

Kapılar açılıp içeri girince ufak bir baş dönmesi yaşamadım değil. Mekan hem büyük, hem de çok yüksek. Hangi yana döneceğinize, hangi standa bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Aklımda oluşan Kocatepe Kitap Fuarının 2 katı büyüklüğünde bir salon belki de. Önce tüm stantları gezelim, aklımızda bir liste oluşsun en son alır çıkarız diyorum. Aksi halde o ilk gazla toplasam kitapları ne kredi kartımda limit ne de cüzdanımda para kalacak. Salonu gezerken Timaş yayınlarına bir kitap sormam üzerine diğer salon standımızdadır demesi üzerine tek salonun gezdiğimiz mekan olmadığını anlıyorum. Toplam 10 salondan oluşuyor fuar alanı. Bunların 4-5 tanesi edebiyat yayınları, 2-3 tanesi sınavlara hazırlık kitapları satanlar, 2-3 tanesi adını sanını duymadığınız kitapçılar, sahaflar ve 3 tanesi de resimler, tablolar, heykeller.

Ayrıca her yayın grubu yazarlarına üst katlarda yer alan konferans salonlarında okuyucularla buluşma imkanı veriyor. Ben de salonların birinde gezmelerdeyken yapılan anonslardan duyuyor ve Mustafa Armağan’ın konferansına katılıyorum. Hani bir şarkıcının konserine gidersinizde sonra 1 ay onun etkisinde kalıp hep onun şarkılarını dinlersiniz ya, işte o hesap, bende çıkar çıkmaz derhal gidip kendisinin bir kitabını alıyorum. Ve ardından 2-3 başka kitap daha. Bu arada kitapların genelinde %20-25 oranlarında indirim mevcut. Ekstra güzellik yapanlarda var tabi. Kardeşime 3-4 tane, babama 2-3 tane kitap hediye etmeleri gibi.

Çıkış vakti geldiğinde bizimkileri bulabilmek için az uz uğraşmıyoruz. Sonrasında eve gidip aldığımız broşürleri inceliyor ve kitapları karşılaştırıyoruz ve tabiî ki en iyi seçimler yine benimkiler oluyor. Ayrıca erken giderseniz bir çok gazeteyi bedava alabiliyorsunuz. Eğer İstanbuldaysanız veya bigün biyerde denk gelirseniz 3'ün 5'in hesabını yapmayın, mutlaka uğrayın. Benim için oldukça farklı bir deneyimdi.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Mevt- Anlamlı İyilik mi Anlamsız İnat mı?


Sabah 12de kalkmış olmanın mutluluğu üstümde. Niye mutluluk ? Diyorum ki içimden bu sefer iyice dinlendim galiba sonuçta da hafta sonu değil mi? Sanki hafta sonu böyle çok uyuyunca hafta içi erken uyanmak kolaylaşacak kanısı var içimde. Ama yanıldığımı da biliyorum galiba. Kendimi kandırdığımı bile bile kandırmak. Velhasıl Sincan’a gitmem gerekli ve koyuluyorum yola. Bineceğim minibüste sadece 1 yer kalmış ve hemen kapıyorum orayı da. Başımı telefonuma gömüyorum ve kimseyi görmemezlikten gelme hallerine giriyorum. Birazcık kiloluca bir bayan hemen önümde fakat görmüyorum. İçimden bir ses zaten “buraya gelirken de çok yürüdün yorgunsun sen” demekte. Hemen içimden kendimi savunma halleri var üstümde. Galiba diyorum insan bir bahane üretmeli ki içinde barışık kalabilsin. Ya da yanılıyorum insan içinde asıl kendine karşı dürüst olmalı. Yaptığım uygun değil hiç etikte değil ama canım böyle yapmak istiyor. Bunumu demeliyiz bahanemi bulmalıyız ikilemi sarmış dört bir tarafımı. Aklıma kiloluca olan bayan acaba ne düşünüyordur hakkımda sorusu geliyor birden. Çok mu önemli? Galiba önemli benim için. Ve düşünüyorum da hiç iyi şeyler düşünmüyordur. Ama içimde anlamsız bir inat. Kalkmayacağım bu sefer. Bir gün önce arkadaşlarla bu konuyu konuşmuşuz ve demişiz ki: başına gelip “ayıp ayıp yer ver” diyen “gençlik ölmüş” manasında sözler söyleyen insanlar nereden biliyorlar ki belki oturan kişinin oturmaya ondan daha çok ihtiyacı var veya o gün çok kötü bir gün geçirdi vs. ama sorun şurda ki ben o kapsama girmiyorum galiba. Kendimi savunma çabalarım yine başarısız. Fakat oturacağım arkadaş yapacak bir şey yok. Belki de kendimce o anlamsız bakışları ve o “yer vermelisin” duruşlarını protesto etmekteyim. Bu düşünce inat yaptığım konuya bir anlam katıyor. Demek ki diyorum altında anlamlı bir şey varmış ki yapıyoruz, arkadaş biz boş iş yapmayız havası ve tabi bir kendini beğenmişlik. Minibüs boşalıyor vicdan azabı hemen geçiyor ve ortada protesto edecek bir şey kalmıyor. Sonuç olarak ikilemler, bahaneler, vicdanı susturmalar, kaldırmalar, konuşturmalar biranda sona eriyor. İneceğim durak geliyor. Düşüncelerimden sıyrılıp her şeyi unutuyorum. Artık tek düşüncem hedefe yürümek. Belki de diyorum çok düşünmek iyi değildir. Kim bilir belki de? Ama ne gelir elden?
Günün sonunda bir karar veriyorum. Artık içimdeki iktidar yaptıklarına bir bahane üretemesin diyorum. Bir muhalefet olsun, sağlam bir muhalefet, bahane bulma desin. Şunu şunu yaptın. Yaptığım iyilikleri bile içimden geldiği için yapayım diyorum. Ya da içimden o iyiliği yapmak gelmiyorsa hiç yapmayayım. Baskı olmasın iyiliğin nedeni. Ya da içimde ki bahane üretme kaygısı hiç olmasın. Bu daha anlamlı olsa gerek. Ama mümkün müdür bilemem dostlar.
Yoksa bu da mı yapmayacağım iyiliklere bir bahane üretme kaygısıdır? İşte onu hiç bilemem...

24 Ekim 2011 Pazartesi

Her sene 4.000 can


Terör, milletimizin kanayan yarası oldu çıktı. Tam unuttuk derken bir ateş parçası düşüverdi yüreklerimize. 30 yıl çektik, 30 yıl ağladık, 30 yıl konuştuk. Halkın galeyana ve oyuna gelmemesi, soğukkanlı ve vakur durabilmesi, doğu bölgelerinde yaşayan halkın Devlete açık desteği ve daha bir çok madde ile sayabileceğimiz “bilinçlenme” yüreğimize su serpti. Bu yazıda bahsettiğimiz terörü bir kenara koyup hergün gözümüzün önünden akıp geçen ancak alışmışlığımızdan kaynaklanmış olacak görmekte direttiğimiz bir teröre parmak basmak istiyorum: Trafik Terörü

Bu konu üzerine eğilme sebebim 22 Ekimde İstanbul Tem’de yaşanan trafik kazasında meydana gelen 9, 24 Ekimde Karsta yaşanan trafik kazasında meydana gelen 8 can kaybı. Tam da 26 şehit haberinin üstünden 2-3 gün kadar sonra böyle bir haberin gelmesi düşünmeye sevk ediyor. Ne yani, şimdi o terör de bu değil mi? Hakkâri’de bir grup teröristin yaptığı vahşeti İstanbulda ve Karsda bir tır yapmaya yetti. Bunun üzerine internetten ufak çaplı bir araştırma yaptım ve gördüm ki sonuçlar çok vahim.

Yapılan istatistiklere göre 2001 – 2010 yılları arasında, 10 yılda, her sene ortalama 4.000 – 4.500 kadar insan trafik kazasından yaşamını yitiriyor. 2007 yılında yapılan bir kıyaslamaya göre trafik kazalarında ölümlerde Avrupa da 1. , dünyada ise 5. sıradayız. Her sene 4000 can feda ettiğimiz bir sebep üzerinde acaba ne kadar hassasız? Medya da haberleri görünce “haa kaza olmuş, yazık” deyip geçmeyi biliyoruz sadece. Artık o derece sıradanlaştı bizim için. İlla meselenin üstüne gidip çözüm yolları aramamız için sebepler içinde “vatan koruması” olması veya bizlerden birinin başımıza gelmesi şart mı? Gencecik insanlar hayatlarının baharında vefat ettiler diye çok gözyaşı döktük, peki ya trafik kazalarında ölenler hep yaşlılar mı? 90 gün acemi eğitiminden geçen askerlerimizi çatışmaya gönderdik diye çok sitem ettik de kıytırıktan bir sınava girenlere ehliyet verip “trafikte çatışmaya” göndermedik mi?

Gel gelelim sebeplere, sonuçlara: Yapılan araştırmalara göre,

  1. 1. Her 1000 sürücüden yalnız 5 i trafik işaretlerini doğru biliyor. Bu da eğitim sistemimizin vahametini ortaya koyuyor. Ehliyet verilmesi konusunda çok zayıfız. Herhangi bir ehliyet kursuna yazılıp hiçbir derse girmeden sadece 1 haftalık bir çalışmayla (ve geçen senelerde çıkmış sorulara bakmakla) sınavı geçmek gayet kolay. Az bir pratikle direksiyon sınavı da gayet rahat verilebiliyor.
  1. 2. Alman teknik denetim kurulu ile karayollarının ortaklaşa yaptığı 12.000 küsür araç muayenesinde araçların % 80’i ağır kusurlu, sadece 54 ü kusursuz! Araç muayenesinde dönen dolapları duymayan bir Devlet mi kaldı yoksa bazı şeylere göz mü yumuluyor.
  1. 3. Gelişmiş Ülkelerde bulunan “Trafik Mühendisliği Bölümü” hiçbir üniversitemizde yok. Birkaç üniversitede inşaat mühendisliğinin kapsamına giren bir uzmanlık alanı olarak geçiyor.
  1. 4. Bayramlar bu konuda çok önem taşıyor zira trafik kazaları 9 günlük bayramlarda tırmanıyor. Son 5 yıldaki Ramazan Bayramı tatillerinde 431, Kurban Bayramı tatillerinde ise 502 kişi yaşamını kaybetti. Ya bayramlarda yollar için olağanüstü güvenlik önlemleri alınmalı ya da bayramlar 9 güne tamamlanmamalı. Varsın 3-4 gün az tatil yapalım.
  1. 5. Devletin tehlikeli noktalara koyduğu radarların büyük bir kısmı biliniyor. Örneğin Ankara da Eskişehir yolu, veya Gölbaşı yolunda radarlı kısımlar da herkes tın tın giderken radarı geçer geçmez aniden çıldırmış gibi basılıyor gaza. Olacaksa her noktada olmalı o kamera.
  1. 6. Özellikle toplu taşıma araçlarının ve tır, kamyon gibi büyük araçların şoförlerinin özel denetim ve eğitimlerden geçmesi gerekiyor. Minibüs şoförlerinde ki “yılların şoförüyüm, ustayım ben vb. düşünceleri” ve tır şoförlerinin “ben bir araç için frene bile basmam” yaklaşımları yeri geliyor bir aileyi veya insan topluluğunu yok etmeye yetiyor.
  1. 7. Gurbetçi ailelere özel uygulama veya takip sistemi getirilebilir. Yolun çok uzun olmasından ötürü uzun sürede aşırı hız yapmaları kaçınılmaz oluyor. Kritik veya değişken bölgelerde zorunlu mola noktaları oluşturulabilir. 5-10 dakika bile olsa dikkat toplama açısından önemli.
  1. 8. EGM’den cep telefonlarına gönderilen mesajlar nekadar etkili bilemem ama güzel bir başlangıç. TV’lerde reklamlar verilmesi, sevilen dizi ve programların arka planlarında bu konunun gündemde olması olumlu bir etki yapacaktır. Emniyet Genel Müdürlüğü bu sorunun üzerine acilen eğilmeli.
  1. 9. Gerekirse Mecliste bu sorun üzerine bir komisyon kurulmalı, eğer bu konularla ilgilenen bir komisyon varsa da çalışmalarını yoğunlaştırmalı. Türkiye de senede –ortalama- 70.000 trafik kazasında 4.000 kadar insan ölürken bu rakamlar İngiltere de 210.000’e 4.000, Avusturya da ise 43.000’e 930. Gerekirse bu ülkelerin bu konularda uyguladığı prensip ve kurallarda uygulanabilir.

Bilemiyorum daha nerelerde yanlış yapıyoruz. Sadece ölüm rakamları üzerinden yaptık bu analizleri, yaralanmaları hesaba hiç katmadık bile. Lütfen gelip bizi de vurmadan bu teröre bir dur diyelim.

*İstatistik rakamları 2007-2010 yıllarına ait ancak güncel verilere bakıldığında pek gözle görülür değişiklikler yok.

Kaynaklar: http://yenisafak.com.tr/Gundem/?t=27.08.2011&i=337742,http://www.tumgazeteler.com/?a=2109114, http://www.obitet.gazi.edu.tr/obitet/hava_yastik/ulkemizdeki_istatislikler.htm, http://www.trafik.gov.tr/istatistikler/10_yil_istatistik.asp

22 Ekim 2011 Cumartesi

dememek, diyememek, yanlış demek

Sorunları konuşmak yerine onların üzerini kapatıyoruz, halının altına süpürüyoruz, ortalıkta görünmeyince sorun yok zannediyoruz. Ya susuyoruz, ya da çözümden çok uzak şeyler konuşuyoruz.


''Gitme'' diyemiyoruz, gidenin ardından. Giden gidiyor arkasında acılar bırakarak. ''Gitme'' diyemeyişimize, ''affet'' diyemeyişimize, ''özür dilerim'' diyemeyişimize, ''bu olayın aslı şudur'' deyip kendimizi savunamayışımıza dayanamıyorum. Nedendir bu iletişimsizlik anlayamıyorum.


Şuna inanıyorum; insanlar veya toplumlar arasında bir anlaşmazlık varsa; birbirimizi anlayamamızdandır, daha doğrusu kendimizi anlatamamızdandır. İfade edemiyoruz kendimizi muhatabımıza yeterince. Birbirini anlayan, kendini anlatabilen insanların anlaşamayacağını zannetmiyorum. Ben biraz daha anlaşılamamak değil de anlatamamak üzerinde durmak istiyorum. Her insan anlaşılmamaktan şikayet ediyor. Ya biz anlatamıyorsak?


Kafanızda bir film sahnesi canlandırmak istiyorum. Kadın erkeği bir suçla itham ediyor ve terkediyor adamı. Erkek de kızın kolundan tutup gerçeği anlatmak yerine; arkadan bakakalıyor, ağlıyor falan. Geçerli bir savunması varken bunu anlatmıyor, kendini savunmuyor nedense.


Gerçek hayatta da böyle örneklerle çok karşılaşıyoruz. En basitinden, bize pahalı gelen bir elbiseyi geri veremiyoruz satıcıya, almak zorunda hisediyoruz kendimizi. Bir iki denemeden sonra istediğimiz elbiseyi bulamayınca ''beğenmedim'' diyemiyoruz.


Çok sevdiğimiz bir arkadaşımıza sevgimizi ifade edemiyoruz. Çok güzel yemek yapan annemize, eşimize '' çok güzel yemek yapıyorsun'' diyemiyoruz. Sevmediğimiz bir yemeği sevmediğimizi söyleyemiyoruz, belki yıllarca sevmediğimiz bir yemeği her hafta yiyoruz. Bir davranışını sevmediğimiz bir insana ''senin şu davranışını sevmiyorum.'' diyemiyoruz. Belki de uzun süreli bir bir arkadaşlığımız olamıyor o insanla, o davranışı yüzünden.


Özellikle eşler arasında bu durumlar çok oluyor. Eşler birbiriyle iletişim kurup sıkıntılarını anlatmak yerine; bunları içlerinde biriktirip bir anda patlıyorlar ve geri dönülmez yollara giriliyor. Bazen de rica eder bir üslup yerine eleştirel, baskıcı bir üslup kullanılıyor sorunlar dile getirilirken. Bu daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor sorunu. Sonra da ömür boyu pişman olacağımız durumlar yaşanıyor basit iletişimsizlerimiz yüzünden.


Bilmem derdimi anlatabildim mi? Derdim; iletişimsizliğimiz, üslupsuzluğumuz. Derdim; konuşmamız gerektiği yerde susmamız, bazen de susmamız gerektiğinde konuşmamız, ''gitme'' dememiz gerektiği yerde diyemeyişimiz, durup bir açıklama yapmamız gerektiği yerde sadece ''gitme'' demememiz.




17 Ekim 2011 Pazartesi

Mor Kazak

Girdim kapıdan, bir göz attım sınıfa

Üstümde mor kazak, yürüyecem aşka

Sen diyeceğim, benimsin, benim

Alacağım elini elime, patlayacak kalbim.


Ortalarda bir yerde, sağ yanda oturmuş

Elinde kitap, kulakta kulaklık, okurmuş

Gibi yapıyor, herkes gibi zaman geçirmeye

Çalışıyor belki de, bence onun kafası bende


Sesimi duyunca “selam naber?” diyeceğim

Gülümserse eğer acep diz mi çökmeliyim?

Ve başlayabilirsem konuşmaya diyeceğim;

“Niye olmasın, sen ve ben, çay içsek bari

Kantinden çıkınca ellerimiz bir olsa yani

Aşık olsak, maşuk olsak, canan olsak

Ben oldum da bunları, sen de diyorum hani…”


Boğazım düğümlenirse ne yaparım, bilmiyorum

Şimdiden titreyen el ayak beni tutmazsa diyorum

Anlar mı acep daha yüzümü görünce

Anlasa anlardı herhalde yüzümden

Her gün karşısında eridikçe…


Palas pandıras gidiyorum yanına, tek

Kaldırıp kafasını bakıyor yüzüme

Gözlerini az indirip “mor” diyor “en sevdiğim renk”

Önündeki sıraya oturup dönüyorum arkamı

Baksana diyorum bir çay içsek mi ne dersin?

2’şer şekerli, açık/demli, acep nasıl seversin?

“Sağol” diyor, yeni içtim, hadi derse geçelim


Hoca girer, işler Allah işler, sorular bana yağar

Cevap yok, of puf, bir kalp çarpıntısı tutar.

Önce elim kalkıyor ve Hoca “buyur” diyor

Ayağa kalkıp bakınıyorum, herkes de bana bakıyor

Arka sıraya dönüp gözlerini ararken

O çok utanmış olacak gözlerini kaçırıyor.

İstemsiz bağırıyorum “Bir çay içelim mi nolur”

Yüzü önce kazağımın rengi gibi mor sonra kırmızı

Saf hocam ne dese beğenirsin “ikinizde dışarı”


Kapının önünde bulunca kendimizi pek sinirli bir bakış üstümde

2 adımda yanımda, kalbimde çarpıntı, yanma var içimde

Sıkıyor yumruğunu, korkuyorum, indirecek yüzüme

Derken sarılıyor sımsıkı ve hayli hüzünlüce

2-3 gözyaşı sonra hafif gülümseme


“Ben” diyorum “nasıl da yaktım sana abayı”

“Sen” diyor, “Sersem şey… Hadi içelim şu çayı”

15 Ekim 2011 Cumartesi

İYİLİK HALİ













Bugün üzerimde bir iyilik hali var. Mesela sabah bir dilenciye 10 lira verdim. Yemek yediğim yerdeki garsona iltifat ettim. Bir çocuğun başını okşadım. Yaşlı bir kadının poşetlerini taşıdım beşinci kattaki evine. Ve en önemlisi de yüzü asık birine gülümsedim.

Kuyuya bir ip attım Yusuf için. İbrahim için su taşıdım ateşe. Nuh'un gemisine vardım aşureye bir avuç üzüm attım. Leyla'ya haber saldım Mecnun için. Ferhat'la kürek salladım bir kaç saat. Tarihin bilmem hangi devrinde yolda kalmış birine aş verdim.

Bir köpeğe su verdim ismi Kıtmir olan. Şarkılar söyledim, kırlarda gezdim, kuşlarla konuştum. Uzak manzaraları izledim. Ufuktaki geleceğe baktım umutla. Güneşi seyrettim, herkese sıcaklığını karşılıksız dağıtan güneşi.

Akşam eve vardım ne göreyim. Salonda bir güvercin oturmuş, ağzında bir gülle misafirim olmuş. Beni biraz süzdükten sonra dile geldi. ''Ben iyilik meleğiyim, dile benden ne dilersen'' dedi. Güldüm. Daha fazla iyilik diledim.